ÇOCUK KİTAPLARI YAZMAKTAKİ AMACIM

Nuran TURAN

- KİTAPLARIMDA ÇOCUĞA GÖRELİK İLKESİNE SADIK KALABİLMEK ÜZERİNE NELER YAPIYORUM- 

Çocuk kitapları yazmamdaki amacımı konu başlığı seçmemin sebebi; bu işin üstesinden kolayca gelebileceğim düşüncesiydi. 

Öyle ya, yıllardır okuyan yazan biri olarak kendime ait böylesine basit bir açıklamayı hemen yapabilirdim. Üstelik bu alanda yazılmış, örnek olabilecek, kolayca ulaşabileceğim pek çok da makale, röportaj, biyografi varken. Gelin görün ki yazmaya başlayınca zorlandım. Olay nasıl oldu neden oldu bilemem ama bu bir iç hesaplaşmaya dönüşüverdi. Ve itiraf edeyim, ürktüm. Kendi kendine öz eleştiri yapmanın güçlüğü, anımsamak istemediğim birçok anı yanında, kendime bile açıklamaktan kaçındığım olayların nedenini niçinini sorgulama zorunluluğu beni korkuttu. 

Bütün bu korkuların eşliğinde çocukluk yıllarıma döndüm. 
 Okumayı seven bir çocuktum. Şanslıydım, iki ablam ve bir ağabeyimin, teyze çocuklarımın kitapları elimin altındaydı. Öte yandan okul kütüphanesindeki ve Mersin Halk Evinin kütüphanesindeki kitaplara da kolayca ulaşabiliyordum. 

Babamın Avrupa seyahatlerinden getirdiği filmleri ağabeyim evdeki kamerayla oynatıyordu. O zamanlar pek fazla film yoktu. Lorel Hardi ve Şarlo’nun filmlerinin yanı sıra bir takım kamera hileleriyle çevrilmiş, görünmez oluveren ya da uçan adamlar gibi konuları içeren siyah beyaz filmlerdi bunlar. Tabii sinemalarda da o devrin olanaklarıyla çevrilmiş filmleri seyrediyorduk. 

Büyükannem Türk masallarını, babam ise Arap dünyasının masallarını ve dini hikâyeler anlatırdı. Afrika’dan kaçırılıp köle olarak saraya satılan, cumhuriyetin ilanıyla özgürlüğüne kavuşan Arap bacımız, Afrika kökenli masalları şarkılarla birlikte dramatize ederdi. Evimizde çalışan çeşitli yörelerden gelen diğer kadınların anlattığı masallar da çocukluk dünyamı zenginleştirdiler. 

Okuduklarımın, dinlediklerimin ve seyrettiklerimin ışığında benden beş yaş küçük kardeşime kendi hayal gücümü de katarak anlattığım öyküler beni mutlu ediyordu. Daha sonra bu tür öyküleri arkadaşlarıma anlatıyor, çıkardığım okul duvar gazetelerine yazıyordum. Kısaca öyküler dünyası benim serbestçe dolaştığım gizemli bir dünya idi. Kendimi mutlu his ettiğim bu dünyadan beni uzak tutacak da hiç bir engel yoktu. 

Bir zaman sonra öykü dünyama çocuklarım girdi. Çocuklarımı oyalamak, eğlendirmek üzere öykü anlatmaya devam ettim. Vapurda, trende ne bileyim mesela doktor muayenehanesinde sıra beklerken anlattığım öyküleri çevredekilerin de dikkatle beni dinlemesine şahit olduğumda ne kadar utandığımı hatırlıyorum. 

Derken öykülerim, torunum Serdar’la daha değişik bir boyuta taşındı. Bunları gören, o sırada doktora çalışması için Amerika’da bulunan oğlum Serdar’ın babası, bu öykülerin özgün olduğunu, yurt dışındaki çocukların bile severek okuyabileceğini, artık gün yüzüne çıkartmam gerektiğini öğütledi. 

Üniversitede Burhan Felek, Haldun Taner, Cevat Fehmi Başkut, Sabri Esat Siyavuşgil, Tarık Zafer Tunaya gibi hocalardan ders gördüm. Hepsi de devamlı olarak, günümüz insanının fazla vakti olmadığını, söylemek istediklerimizi konuyu fazla dolaştırmadan kısa ve öz bir biçimde ifade etmemizi öğütlediler. Çocuklara yazarken bu öğütler hep kulağımda. Çocukların da uzun lafa tahammülleri yok. Canları çabuk sıkılıyor. Prof. Dr. Meral Alpay: 
 - Senin okurların cin gibi çocuklar, leb demeden leblebiyi anlıyorlar, demişti bir keresinde. Gerçekten de ben okurlarımı öyle sanıyorum. Çocuklarla yaptığım söyleşilerde de bunun gerçekliğini gözlemliyorum. Bir sözü tekrar tekrar söylemek nasıl bizim canımızı sıkıyorsa onların da canını sıkıyor ve öyküden kopuyor, uzaklaşıyorlar. Hele aptal yerine konmayı hiç ama hiç sevmiyorlar. 

Öykülerim kitaplaşıp daha çok çocuğa ulaşma şansını yakalayınca, görevimin önemine farkındalığım arttı. İtiraf etmem gerek ki, hayatta istediğim her şeye çalışarak, maddi manevi bedelini ödeyerek sahip oldum. Demem o ki, para ve şöhret değil kitap yazmaktaki amacım. 

Yazarken de, kitaplarım yayımlanınca da çok mutlu oluyorum, havalara uçuyorum diyemiyeceğim. Yazarken doğum sancıları çekiyorum. Sonra da acaba editörüm, yayıncım beğenecek mi, diye endişeyle bekliyorum. Yayımlanıp kitap elime geldiğinde de nasıl bir eleştiri alacağım, okuyan çocuklar kitabı sevecek mi diye merakla bekliyorum. Peki bu kadar kaygıyı yaşıyorsam niye yazıyorum? Yazmazsam mutsuzum, içimden gelen bir dürtüyle devamlı öyküleri düşünüyorum, düşlüyorum. Bir anda bir kaç kitap projesini birden götürüyorum. 

Çocuklara ulaşabilmek tabii ki hoşuma gidiyor. Yazarken yakaladığım konuları araştırıyorum, yanlış bilgi vermemek üzere çaba sarf ediyorum. Kaynak kitaplar, internet, konunun uzmanlarına başvurmadan hiç bir öyküyü tamamlamıyorum. Bu süreç de bana keyif veriyor. 

Yazarken kendi sorunlarımdan, hayatta karşılaştığım bazı açmazlara çözüm getirmek üzere uzaklaşmak da bana iyi geliyor. Yazma sürecinde hayatta karşılaştığım olumsuzlukları, yaşadığım sıkıntıları unutuyorum. Kısaca stresimle baş etmemi sağlıyor öykü yazmak. Hani neredeyse motivasyonumu arttırıp yaratıcılığımı kamçıladığı için stresimi seviyorum diyeceğim(!) Yani yazmamdaki bir diğer amacım da stresimle baş edebilmek, dertlerimi unutabilmek ve meşguliyetle oyalanmak. 

Kurguladığım öyküleri anlatırken satır aralarına genel kültür bilgileri serpiştirmek, çocukların hayatlarında karşılaşabilecekleri olaylara çözüm getirmek de öykü yazma serüveninde yaşadığım güzelliklerden bazıları. 

Altmış kadar kitabım var. İki yüzden fazla öykü yer alıyor bu kitaplarda. Türk kültürü öyle engin bir deniz ki konuları seçmekte hiç zorlanmıyorum. Çocuklara kültürümüzü tanıtmak amacı beni hiç konusuz bırakmıyor. Uluslararası platforma çıktığım zaman da, kitaplarımı daha bir ayrıcalıklı kılıyor bu konular. 

Yıllar önce ilk kitaplarım çıktığında arkadaşım Prof. Dr. Meral Alpay: 
 - Bu yılı (1996-1997) Nasrettin Hoca yılı ilan etti Unesco. Neden Nasrettin Hoca kitapları yazmıyorsun? dedi. 
 Orada bulunan arkadaşım Prof. Dr. Nazan Erkmen de: 
 - Tamam sen yaz ben resimlerim, dedi. 
 Aldı beni bir düşünce ben nasıl yazacaktım Nasrettin Hoca’yı? 
 Ne kadar Hoca kitabı, fıkrası varsa okudum. Disneyland’e çocuklarımı, torunlarımı gezdirmek amacıyla sık sık gideriz. O arada, neden bizim öykü kahramanlarımızın sokaklarında salındığı, Keloğlanın, Nasrettin Hoca’nın falan öykülerinin canlandırıldığı bir eğlence köyü olmasın, dedim kendi kendime. Sonunda çok hoş iki kitap çıktı ortaya. Birincisinde öykü kahramanım arkadaşları ve öğretmeniyle birlikte Nasrettin Hoca Eğlence Köyünü geziyorlar, orada Keloğlanın devi, Kırk Haramiler, Karagöz Hacivat Gösterileri gibi bizim kültürümüzün kahramanlarıyla karşılaşıyorlar. Esas amacım böyle bir Nasrettin Hoca Eğlence Köyünü hayata geçirmek. Şimdiye kadar yaptığım girişimlerde başarıya ulaşamadım. Ama elbet bir gün bu düşüm gerçekleşecek. Dilerim Disneyland’den önce Türkiye’ye sokabilirim bu güzel düşü. Bu satırları yazarken de Disneyland’deyim. İnanın bana eğer bu düşüm gerçekleşirse Disneyland kadar ziyaretçisi bol, bir çocuk eğlence dünyası olur bu köy de. Padişah çadırlarında masal anlatıcılarının, meddahların, sihirbazların, karagöz-hacivatın gösterilerinin yer alması ne hoş olur. 

İkinci kitapta Nasrettin Hoca’yı günümüze getirdim, bugünün çocuğu Serdar’la yeniden hayat buldu. Bu kitapların resimleriyle Nazan Erkmen Japonya’da Noma ödülünü kazandı. 

Çocuklar Nasrettin Hoca kitaplarımı öyle çok sevdiler ki, bu gerçek beni, daha başka Hoca kitapları yazmaya yönlendirdi. 
 Hocanın zekice, olaylara çözüm getirmesi, nüktedanlığıyla hayata renk katması çocukların hocayı sevmesini sağlıyor. Ben de hocanın fıkraları yoluyla onları yaşamdaki açmazlara hazırlamayı seviyorum. 

Dünyanın sekizinci harikası olmaya aday, Kapadokya’yı yazma fikri, orayı bir aile dostumuzun bizi bir hafta boyu gezdirmesiyle başladı. Yurt dışına çok seyahat etmeme rağmen Türkiye’mizdeki böylesine ünlü bir yeri henüz görmemiş olmak beni üzdü. Bu eşsiz hazineyi, çocuklara tanıtmak amacıyla kaleme sarıldım. Kapadokya’yı yazmaya başladığımda ünlü ressamımız, yakınlarda rahmetli olan Nuri Abaç’a kitabın resimlerini çizme teklifimi götürdüm. 

- Sen hele kitabı bir yaz bitir, bana yolla, beğenirsem tabloları yaparım, dedi. 

Sonuçta çocuklara kitabım kanalıyla ünlü bir ressamımızın resimlerini tanıtmak amacıma da ulaştım. 

Kapadokya’yı yazarken ilginç olaylar da yaşadım. Ihlara vadisinin nasıl oluştuğunu düşünerek uykuya daldığım bir gece, kocaman bir nehrin çağlayarak akmasını duyarak yataktan fırladım. Hemen kalkıp ansiklopedilere başvurdum. İşin en ilginç yanı; Ihlara vadisi’nin, gerçekten de volkanik Erciyeş dağının patlamasıyla meydana gelen vadiden, Melendiz nehrinin yatağını değiştirip akmasıyle oluşması. 

Kapadokya’nın Sırları’nın yayımlanmasından bir yıl sonra gazetelerde aynı benim kahramanım Serdar’ın yeni bulduğu bir mağara gibi bir mağaranın keşfedildiğini okuduğumda, yaşadığım şaşkınlığı da söylemeden geçemeyeceğim. 

Yaşadığım bu tür olayların nedenini bilemezken, ünlü birçok yazarın bunları mistisizmle açıklaması bana ilginç geldi. Şimdilerde ise çok okuyup, araştırdığım konuların yazarken köşeye sıkıştığımda bilinçaltından beni çözüme ulaştırdığına inanıyorum. Ki bunu, danıştığım psikologlar da doğruladı. 

Söyleşiye gittiğim bir okulda, küçük okurlarıma, benim nasıl kitaplar yazmamı istediklerini sordum. Aldığım cevaplardan biri beni düşünmeye zorladı. Öğrenci: 

- Neden Atatürk kitapları yazmıyorsunuz? diye sormuştu. 
 Ben Atatürk’ü, koskoca Atatürk’ü çocuk kitabına nasıl sığdırabilirdim ki? Elime geçirebildiğim Atatürk’le ilgili tüm kitapları okumaya başladım. Çocuklara Atatürk kitabı yazdığımı öğrenen, öğretmen aynı zamanda da yazar olan bir arkadaşım: 

- Atatürk’ü nasıl yazıyorsun, kargaları mı kovalatacaksın? diye alay etti benimle. 

Atatürk’ün yaşam serüveni öylesine etkiledi ki beni Atatürk öykülerim ve kitaplarım birbirini kovaladı. Atatürk’ü bugünün çocuğu Serdar’la buluşturup kâh kendi yaşadığı mekânlarda dolaştırdım, kâh ilkeleri doğrultusunda konuşturdum. 

Çocukları yakalamışken onlara görsel olarak da bir şeyler verme amacıyla ünlü ressamlarımızın tablolarını kullandım. Şimdi rahmetli olan ressam Doğan Akça’nın tablolarıyla gerçekleştirdiğim Atatürk’le Serdar Mersin’de kitabım, yine ünlü ressam Ahmet Yeşil’in tablolarıyla oluşan Atatürk’le Serdar Yalova’da kitaplarım da ilginç oldu bence. Yalova kitabında, Ahmet Yeşil’in yağlıboya tablolarının içine ressamın izniyle gerçek Atatürk fotoğraflarını bilgisayar hilesiyle yerleştirttim. Atatürk’ün son günlerini geçirdiği Dolmabahçe Sarayında Serdar’la yaşadığı serüven de, çocukları Atatürk’le başka bir boyutta buluşturdu. Dolmabahçe’nin gerçek görüntülerini bilgisayar marifetiyle eklettirdiğim çizgi resimler, çocukların pek hoşuna gitti. Böylece Atatürk’ün çocuklara sevecen, hoşgörülü, bilge yanını gösterme amacıma ulaştığımı sanıyorum. 

Mevlana aşkına düştüğüm dönemde, altı ciltlik mesneviyi ve Mevlanayı çocuklara nasıl indirgeyip tanıtacağımı düşünmeye başladım. Mevlana kitaplarıyla ünlü, rahmetli Dr.Mehmet Önder bana çok yardımcı oldu. Prof. Dr. Talat Sait Halman’ın da tuttuğu ışık doğrultusunda Nurana kitabım hayat buldu. 

Çocuklara bizim masal kahramanlarımızı tanıtmak amacım doğrultusunda, Karagöz Hacivat, Keloğlan zaman zaman öykülerimi ziyaret ederler. 

Diyeceksiniz ki Yunus Emre’yi neden yazmadın? Yazmaz olur muyum? Yunusu çocuklara tanıtmak amacıyla bir çocuk kitabı yazmak elbette ki boynumun borcuydu. Böylece, “Sordum Sarı Çiçeğe” kitabım, kitapçı raflarında yerini aldı. 

Topkapı Sarayı’nı her gezen gibi ben de çok etkilendim. Orada yaşayan çocukların hayatı beni benden alıp olağanüstü serüvenlere sürükledi. Uzaylı Ulya’nın anlatımıyla da çocuklara ulaştı bu serüvenlerden bir tanesi. 

Ulya’nın hayatıma girişi beni bambaşka boyutlara aldı götürdü. Şimdilerde, Ulya’nın dünyaya ve insanlara bakış açısıyla bütünleştim. Nasıl ki meditasyon sırasında insanın farkındalığı artıp olayları bir başka boyutta algılıyorsa, Ulya’nın da ona benzer bir biçimde etkisi oldu benim dünya görüşümde. Kendimi ve dünyadaki insanoğullarını daha bir eleştirel daha bir empati duygularıyla tanıyıp anlama yeteneğim gelişiyor Ulya’nın bakış açısıyla. Ben bu görüşü öylesine içselleştirdim ki, bu bakış açısını çocuklara da taşıyabilirsem ne mutlu bana. 

Prof. Dr. Ali Gültekin 25 Nisan 2008 günlü Radikal Kitap’da 
 Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda kitabım için yazdığı yazıdan aldığım paragrafta diyor ki: 
 “- Dünyadaki yaşam ile uzaydaki yaşam arasındaki farkın yalın ve açık bir şekilde vurgulandığı eserde, okuyucular kendilerini aniden bu dünyanın gerçekleri ile uzayın gizemli sarmalı içerisinde bulacaktır. Bu da küçük okurların yaratıcılık sınırlarını zorlamaları gibi bir anlama gelmektedir. Böylece küçük okurlar bu dünya yaşamı ile uzay yaşamı arasındaki farkı eleştirel bağlamda irdelemeye çalışacaklardır. Diğer taraftan hem içinde yaşanılan zaman, hem de tarih ile yüzleşecek olan okur, geçmişte yaşanılanlara bugünden bakarak bir hesaplaşma içine girme olanağı bulacaktır. Bunun da çocuk okurlarda eleştiri kültürünün gelişimine önemli bir katkı sağlayacağı kanısındayız.” 
 Prof. Dr. Ali Gültekin açıklamasıyla da bu kitabı yazmaktaki amacıma ulaştığımı anlıyorum. 

Kısaca bugünlerdeki amacım, çocuklara Ulya’nın dünya insanlarının hayatına bakış perspektifini anlatmak. Böylece hayata daha hoş görülü, daha yapıcı, daha korkusuz, daha güvenli bakabilen, kendi kendine yetebilen ve yaşamın keyfini çıkarabilen insanlar yetiştirmeyi amaçlıyorum. Tabii ki bu amacıma ulaşmak üzere de yazmaya devam ediyorum. 

Çocuk kitabı yazmaktaki amacımı açıklayayım istedim. Oysa bir değil birçok amacı gerçekleştirmek peşinde koştuğumu hayretle gördüm. Sanırım bu gidişle amaçlarım daha da çoğalacak ve de ben amaçlarımın peşinde koşup duracağım.

Türk Halkları Edebiyatı II: Uluslar arası Çocuk/Uşaq Edebiyatı Kongresi, Kafkas Üniversitesi, 13-15 Kasım 2008, Bakü, Azerbaycan.