NURAN TURAN’IN UZAYLI ÇOCUK ULYA TOPKAPI SARAYI’NDA KİTABINDA KÜLTÜREL BELLEK AKTARIMININ İŞLENİŞ BİÇİMİ

Uzm. Elif Konar[1]

 

Özet

“Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda” kitabında, uzaylı çocuk Ulya’nın tarih ödevi araştırması için Topkapı Sarayı’na yaptığı seyahat kapsamında, Osmanlı İmparatorluğunun III. Ahmet döneminde Lale Devri'nin sosyal ve kültürel yaşamından kesitler sunulmaktadır. Ayrıca çeşitli sanatsal ögeler kullanılarak saraydaki insani ilişkiler, yeme-içme kültürü, eğitim, sünnet düğünü ve devlet geleneği içinde babadan çocuğa geçen hükümdarlık olgusu genel bir görünümle aktarılmaktadır.

Çalışmada “Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda” kitabı, yazar, eser, dil, biçem, imge, kültürlerarasılık, metinlerarasılık, sanatlararasılık, alımlama vb. karşılaştırmalı edebiyat yöntemleriyle ele alınarak 21. yüzyılda edebiyatta kültürel bellek aktarımının işleniş biçimi ve “biz” kavramı üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda temalı çocuk kitaplarının etkileri irdelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Uzaylı Çocuk Ulya, Nuran turan, Kültürel Bellek, Biz ve Öteki

 

The handling and operation of cultural memory in Nuran Turan’s book “Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda”

Abstract

In the book “Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda”, in the context of the journey of the alien child Ulya to Topkapı Palace, some sections are presented from the social and cultural life of the period of III. Ahmet, or the so called “The Tulip Era”. Moreover, by way of using various artistic elements; human relations in the palace, eating and drinking habits, education, circumcision feast and the fact of crown as passing from father to son in the state tradition are told in a general framework.

In this study, the book “Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda” will be handled with the methods of comperative literature such as author, work, language, form, image, interculturality, intertextuality, reception etc. Besides, the operation of the transferance of cultural memory in the twentieth century literature and the concept of “us” will be examined. In that context, the effects of the children’s books with a specific theme will be investigated in detail.

Key Words: Uzaylı Çocuk Ulya, Nuran Turan, Cultural Memory, We and The Other

 

 

 

 

 

  1. Nuran Turan ve Ulya

Nuran Turan, 29.09.1938 İstanbul doğumlu. Kandilli Kız Lisesi, Mersin Lisesi, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İşletme İktisadı Enstitüsü mezunu. Üniversitede Burhan Felek, Haldun Taner, Cevat Fehmi Başkut, Sabri Esat Siyavuşgil, Tarık Zafer Tunaya gibi hocalardan ders gören Turan, Milliyet Gazetesi ve Yeşilköy-Yeşilyurt yerel gazetesinde muhabirlik yaptı. Anaokulu öğretmeni ve yöneticiliği yaptı. Halen yazarlığı yanı sıra kendi aile şirketinde yöneticilik yapıyor. Evli, üç oğul ve üç torun sahibi.

Turan bir yandan büyükannesinden Türk masallarını, babasından ise Arap dünyasının masallarını ve dini hikâyeleri dinlerken diğer yandan Afrika’dan kaçırılıp köle olarak saraya satılan, cumhuriyetin ilanıyla özgürlüğüne kavuşan Arap bacılarının Afrika kökenli masalları şarkılarla birlikte dramatize edişini izleyerek büyür. Ayrıca evlerinde çalışan çeşitli yörelerden gelen diğer kadınların anlattığı masallar da çocukluk dünyasını zenginleştirir.[2]

Turan, yazarken yakaladığı konuları araştırıp yanlış bilgi vermemek üzere çaba sarf ettiğini belirtir yazınıyla ilgili. Kaynak kitaplar, internet ve konunun uzmanlarına başvurmadan hiçbir öyküyü tamamlamadığının altını çizer.

Altmış kadar kitabında iki yüzden fazla öykü yer almaktadır. Türk kültürünü engin bir denize benzeten yazar, konuları seçmekte hiç zorlanmaz. Çocuklara kültürümüzü tanıtmak amacının onu hiç konusuz bırakmaz. Bu birbirinden farklı konular sayesinde uluslararası platforma çıktığı zaman da kitapları daha bir ayrıcalıklıdır.

Turan, kurguladığı öyküleri anlatırken satır aralarına genel kültür bilgileri serpiştirmeyi, çocukların hayatlarında karşılaşabilecekleri olaylara çözüm getirmeyi öykü yazma serüveninde yaşadığı güzelliklerden olarak niteler.

Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda, yazarın 8 yaş ve üstü okurlara hitap etmek için yazılmış son kitabı. Kitap hem fantastik edebiyat hem de tarihi hikâye/roman ürünüdür. Turan, kendisini ve dünyadaki insanoğullarını daha bir eleştirel, daha bir empati duygularıyla tanıyıp anlama yeteneği geliştirir Ulya’nın bakış açısıyla. Yazar, Ulya ile tanış olduğundan beri yazı serüveninde çocuklara Ulya’nın dünya insanlarının hayatına bakış perspektifini anlatmayı amaç edinir. Böylece hayata daha hoş görülü, daha yapıcı, daha korkusuz, daha güvenli bakabilen, kendi kendine yetebilen ve yaşamın keyfini çıkarabilen insanlar yetiştirilebileceğini amaçlar ve umar gibidir.

“Elbette romancının da bir insan olarak siyasal fikirleri, kuramsal değerleri, kısaca bir dünya görüşü vardır. Fakat bir romancı fikirlerine ilgi duymadığı kahramanları yaratırken bile onları yaşamasını (ve dolayısıyla sevmesini) bildiği oranda başarılıdır.[3]” Turan’ın kitaplarını yazış serüveni ve Ulya incelendiğinde bu noktada başarılı olmak için elinden geleni yaptığı belirtilebilir.

  1. Kitabın Konusu ve Kültürel Bellek Aktarımının İşleniş Biçimi:

“Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda” kitabında, uzaylı çocuk Ulya’nın tarih ödevi araştırması için 300 yıl öncesinin dünyasına, Topkapı Sarayı’na yaptığı seyahat kapsamında, Osmanlı İmparatorluğunun III. Ahmet döneminde Lale Devri'nin sosyal ve kültürel yaşamından kesitler sunulmaktadır. Ayrıca çeşitli sanatsal ögeler kullanılarak saraydaki insani ilişkiler, yeme-içme kültürü, eğitim, sünnet düğünü ve devlet geleneği içinde babadan çocuğa geçen hükümdarlık olgusu genel bir görünümle aktarılmaktadır.

Ulya diğerleri tarafından görülmediğinden rahatlıkla bütün olayları dışarıdan bir göz olarak takip eder, gözlemler. Yabancı bir dünyada olduğundan gördüklerini algılama ve anlamlandırma çabasındadır. Yeni karşılaştığı dünyayı anlamaya ve insanlarla empati kurmaya çalışır. Okur da Ulya’yla birlikte tarihe tanıklık eder.

Ulya saraya geldiğinde ilk karşılaştığı insan 9-10 yaşlarında zenci bir çocuk olan Ute’dir. Ute, Orta Afrika’daki bir ülkenin kralının büyük oğludur ve en iyi şekilde eğitim görmekteyken başseyis tarafından köle olarak satılır. Dillerini bilmediği çocuklarla birlikte alışık olmadığı uzun bir deniz yolculuğu sonrasında saraya köle pazarına getirilir ve saraya satılır. Saray hayatına dahil edilir. İyi at bindiği görülünce seyislerin yanına alınır. Bir gün attan düşerek geçirdiği küçük bir kaza sonucunda sarayda kendiyle aynı dili konuşan zenci kadın Ferahnur Bacı ile tanışır. Ferahnur Bacı, Ute’nin öyküsünü dinledikten sonra saray hayatının kötü olmadığından bahseder. Kendisine yardımcı ve dert ortağı olacağına dair söz verir. Ute artık biraz daha rahatlamıştır.

Ferahnur Bacı da Ute gibi henüz on yaşındayken ülkesinden kaçırılıp köle olarak saraya satılmıştır. Pek çok meziyete sahiptir. Kendini çabucacık sevdirmiştir. Ayrıca sarayda iyi bir eğitim almış ve kız çocuklarının eğitmeni olmuştur.

Ailesini ve ülkesini özlemesi dışında artık Ute saray hayatına alışmıştır. Ferahnur Bacı ile de sık sık sohbet ederler. Bu sohbetlerin birinde ülkelerine ait bir ağaç olan mango ile saray bahçesindeki manolya ağaçlarının benzerliğinden bahsederler. Ute’nin cebinden mango çekirdeği çıkar. Ferahnur Bacı bu çekirdeği sarayın bahçesine eker ve ona bakar. Böylece ülkelerine ait minik bir bağ/tohum bularak onu hayatlarını devam ettirdikleri bu yeni mekana köklendirmişlerdir.

Ulya, Ute’yle beyinsel iletişim kurarak her şeyi öğrenmeye ve olanları gözlemlemeye devam eder. Günler böylece geçerken bir gün Ute’yle birlikte saray bahçesindeki kız çocuklarının eğitimlerine ve eğlencelerine tanık olur.

Ulya, daha önce dünyaya geldiğinde Hindistan’da dünyalıların dans tutkularını izlemiştir. Bu ritüel ona tanıdık-bildik gelir.

Ute, saray okulunda eğitim görmektedir. Ondaki kabiliyeti gören hocalar onu şehzadelerin sınıfına alır. Böylece Ute’nin Şehzade Süleyman ile olan arkadaşlığı ve Şehzade Mustafa ile olan tanışıklığı başlar. Çocukların ortak noktaları atlara olan tutkularıdır.

Şehzadelerin sünnet düğünleri vakti gelir. Saraydaki telaş ve hazırlıkları takip eden Ulya, bu sefer de sünnet düğünü ritüeli ile tanışmış olur. Sünnet elbiseleri, yataklar, ziyafet sofrası ve kutlamaların hazırlıklarını izler ve kaydeder.

Ute ile Şehzade Süleyman artık çok iyi arkadaştırlar ve şehzade-köle ayrımı onları etkilemez. Bir başka at kazası Ute’ye özgürlüğünü kazandırır. Şehzade Süleyman küçük bir at kazası geçirir ve yatak istirahati alır. Bu süreçte en yakın arkadaşı Ute onu hiç yalnız bırakmaz. Hatta ona kaval çalmayı öğretir. Padişah III. Ahmet, oğlunun Ute’nin azat edilmesini arzu ettiğini eşinden öğrenmiştir ve bir ziyaret sırasında onu azat eder. Ute, artık hür bir insandır. Şehzadelerin sünnet düğününe o da hür bir insan olarak katılacaktır.

Sünnet şenlikleri başlar ve Ulya bilmediği bu ritüelleri heyecanla izlemeye ve kaydetmeye devam eder. Ulya ile birlikte okur da şaşaalı sünnet şenliklerine tanık olur.

Giysiler, yemekler, kutlamalar, eğlence hazırlıkları, şekerden yapılma bahçeler, mumdan yapılma nahıl bahçeleri, padişahın otağı, kırk parelik top atışıyla başlayan şenlikler ve hediyeler…

Kitabın sonunda bir de renkli ve resimli sözlük yer alıyor. Burada üç yüzyıl öncesinin İstanbul’unda kullanılan kadırga, halayık, nefer gibi birçok kelime açıklanıyor ve çocukların artık pek de aşina olmadıkları kavramları eğlenceli bir yolla öğrenmesi sağlanıyor.

Kitabın girişinde “Bu eserin ilham kaynağı büyük üstad Levni’nin anısına saygıyla Nuran Turan/ Gökçe Akgül” notu düşülmüş. Kitaptaki resimlemeler minyatürden ilham alınarak (Levni, Surname) yapılmış. Bu özelliğiyle kitap, çocukları minyatür ile tanıştırmış olacak ve sanatın o kapısını da aralamalarını sağlayacaktır, denebilir.

Masalın/fantastik öykünün kurgusu içine giren okur kimi zaman kendini tarihi serüven içinde bulurken kimi zaman da Ulya ile uzay çağında hisseder.

Eserlerinde daha çok fantastik türü kullanan yazar, “gerçekliğin mekan, zaman, karakter kavramını, canlı cansız ayrımını tanımayan ve bildik dünyamızın ötesinde alternatif bir dünyayı işin içine katan anlatılar[4]” olan fantastik kurgu ve dil ile tarihi roman türünü birleştirmiş. Tarihsel gerçeği kurmacalaştırarak fantastik yapıtın içine almıştır. Böylece tarihin gerçekliği kurmaca bir yapı içinde yeniden canlanmıştır. Fakat geçmiş ve gelecek hatta uzay çağı öyle bir biçimde kaynaştırılmış ki bir uzaylı çocuğun dünyaya ziyareti ve bu ziyaretin Osmanlı İmparatorluğu zamanına olması kurmaca içinde garipsenmeyebiliyor.

Aslında türleri incelediğimiz zaman yazarın belirttiği kültürel mirası sıkmadan çocuklarla paylaşmak için gerçekten en yerinde iki türü kullanmış olduğunu belirtebiliriz: fantastik edebiyat ve tarihi roman/hikâye.

“İnsan, gerek bireysel gerekse topluca neler yapabilmeye muktedir olduğunu tarihe bakarak öğrenir. Tarih başarabileceğimiz işlerin sınırlarına ve içeriğine dair bir birikim sunar. Bu birikim, yeni kuşaklar nezdinde bir yön, hedef ve istikamet duygusu yanında, bir kimlik ve kişilik dokusu da ortaya koyar.[5]” Tarihin geçmiş düşünceleri ve olayları zihnimizde canlandırma işlevi önemlidir. Çünkü bu sadece basit bir anımsatma değildir. Zira “her bağlayıcı yapının temel ilkesi tekrarlamadır. Böylece olaylar dizisinin sonsuzda kaybolması önlenir ve bir ortak kültürün unsurları olarak tanınabilir ve hatırlanabilir örneklere dönüşmesi sağlanır.[6]” Yani kültür oluşumunda tekrarlama, canlandırma, yorumlama ve hatırlama çok önemli rol oynarlar. Tarihten elde edilen geçmiş duygusu ve insanın kendini bilmesi benlik bilinci oluşmasında etkilidir. Bir noktadan sonra bu ilişkiler için tarih kavramı yetersiz kalır ve kültürel bellek ifadesi daha yerinde olur.

Kültürel bellek açısından bakıldığında gerçek tarih ile hatırlanan tarih arasında fark vardır. “Kültürel bellek için gerçek değil hatırlanan tarih önemlidir. Grubun ya da toplumun kimliği, kültürel bellek aracılığıyla sürekli yaşatılır ve sonraki kuşaklara aktarılır. Kültürel bellek, gündelik olmayan olayları hatırlama organıdır. Biçimselleştirilmiştir ve törenseldir. Toplumsal kimlikler gündelik yaşamın ötesinde bir özellik, bir törenselliğe sahiptir. Bir anlamda yaşama bir ululuk katar ve günlük yaşamın ufkunu aşarlar ve gündelik olmayan törensel iletişimin nesnesini oluştururlar. Metinler, danslar, resimler ve gelenekler yoğunlaşan anıların biçimlenmesinde yaşamaya devam eder.[7]

“İnsanın hatırlaması, duygusal bir ilişkidir, kültürel biçimlendirme ve kopmayı aşarak geçmişle kurulan bilinçli bir ilişkidir.” “Sadece anlamlı geçmiş hatırlanır, sadece hatırlanan geçmiş anlam kazanır.” “Kültürel bellek biyolojik olarak devredilemediği için kuşaklar boyunca kültürel olarak canlı tutulması gerekir. Bu, anlamın kaydedilmesi, canlandırılması ve ifade edilmesi, yani kültürel bellek tekniği ile yapılır.” Böylece süreklilik ve kimliğin devamı sağlanmış olur.

“Kimlik bir bilinç sorunu, daha doğrusu kendi hakkında bilinçsizce oluşan algılayışın bilince çıkmasıdır. Bu hem bireysel hem de toplumsal düzeyde geçerlidir.”

“Toplumlar geçmişe öncelikle kendilerini tanımak için ihtiyaç duyarlar.” Tıpkı “yüzümüz gibi öz benliğimizi de ayna olmadan görme imkânımız yoktur.” Bu noktada “başkaları ile ilişkimiz aynı zamanda kendimizle ilişkimizdir.” Yani ben olabilmek için, kişisel bir kimlik oluşturabilmek için etkileşim ve eylemlilik gerekir. “Çeşit olmaksızın birlik, başkaları olmaksızın benlik olmaz.” Ben olabilmek için nasıl ötekine ihtiyaç varsa biz olmak için de başka gruplara ihtiyaç vardır. “Toplumsal kimlik olarak adlandırdığımız sosyal aidiyet bilinci, ortak bir dilin konuşulması ya da daha genel bir ifade ile ortak bir simgesel sistemin kullanımı ile ulaşılan ortak bilgi ve belleğe katılıma dayanır.” Bu noktada ise konuşma ve yazma/okuma önem kazanır.

“Yazmak, kayda geçirmek, güvenceye almak, belgelemek, kontrol etmek, hâkim olmak, düzenlemek ve kodlamak anlamlarına gelir.” Yazılı metinlerde dil sadece duygu ve düşünceleri aktaran bir araç olmaktan daha üst seviyede bir işleve sahiptir. Yazarın sanat anlayışı, estetik tutumu dil ile yansıtılmış olur. Böylece eserin biçemi oluşturulur. Dil biçemin emrine girer ve yazar, biçem anlayışı doğrultusunda dili kurar ve kullanır. Edebiyat metinlerinde dil ve biçem iç içe geçerek birbirini belirler. Edebiyat/yazın, insanlığın iletişimine geniş bir zaman aralığından bakmasını sağlayan bir özelliğe sahiptir.

“Bu ülke coğrafyası, birçok medeniyetin, onların getirdiği anlayışların ve ürettiği yaşam şekillerinin mekânıdır. Bugünün insanının, gündelik pratiklerinde kendini kavramlaştırmasının ve kendini anlamlandırmasının kökeninde bunun öğeleri yatar.[8]” “Dolayısıyla Batılı anlamda öteki yoktur onun yerine aynı bütünün parçaları olan kendi gibi diğer özneler vardır.” Bütün bu unsurlar ise en iyi şekilde edebiyat ile aktarılabilmektedir.

“Uzaylı Çocuk Ulya Topkapı Sarayı’nda” kitabı, edebiyatın/yazının külürel bellek aktarımında kullanımı açısından incelendiğinde de olumlu bir örnek olarak değerlendirilebilir. Kitapta, bir dönemin kültür coğrayasına ait çeşitli ritüellerin ve yaşantıların, kurgu içine üçüncü bir göz de eklenerek aktarılmaya çalışıldığı görülmektedir. Kültürlerarası, metinlerarası, sanatlararası geçişlerle kurgunun ve anlatımın zenginleştirildiği gözden kaçmamaktadır.

 

  1. SONUÇ

Düşünsel gelişimde, çocuğa olan ilgi, ailenin bilgi düzeyi, okumayla ilişkisi, evdeki ve okuldaki kitap, dergi ve gazeteler önemlidir. Edebi ürünler, insan ve yaşam gerçekliğini sanatçı duyarlığıyla kavramamıza; yaşamımıza yeni anlamlar katmamıza ve estetik değerlerimizi geliştirmemize yardımcı olurlar.

Nitelikli çocuk edebiyatı, edebiyatın altında ve basit bir tür değildir. Aksine, edebiyatın içinde en incelikli alandır. Bugün, okuma alışkanlığının iyi çocuk kitaplarıyla kazanılacağı, çocuk yaşlarda kitaplarla yapılan olumlu tanışmanın ileriki yaşlara da yansıyacağı herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Ruhsal ihtiyaçların karşılanmasında ve bütün gelişim alanlarının desteklenmesinde katkıları aşikâr olan çocuk kitaplarının/yazınının önemi gayet açıktır. 

Edebi bir eser, çocuksuluğu yansıtıyor, çocuk kalbinin duyarlıklarıyla özdeşleşebiliyorsa çocuğa göredir ve böyle bir kitap yetişkinlerce de okunabilir. Çocuksuluğu öne çıkarabilen edebiyatın, yediden yetmişe her yaştan okuru olacaktır.

Sonuç olarak kültürel sorumluluğa sahip ve özgün “ben”lerden oluşmuş bir “biz” için “çözüm geçmişin edebiyatta hatırlanarak yeniden canlandırılmasıdır.” Böylesi eserlerde okur, kültürlerarası, metinlerarası, sanatlararası anlamlandırabilme ve yorumlama yeteneği kazanabilecektir. Zengin bir kültürel birikime sahip olacaktır. Ötekini dışlamadan aksine kendini anlamlandırabilme ve gerçekleştirebilme adına eleştirel fakat olumlu yaklaşan bireylerden bir “biz” dokusu meydana gelebilecektir. 

 

III. Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyatbilimi Kongresi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, 2009.