BÜLENT ATA İLE SÖYLEŞİ:

"Şiirimiz, Öykümüz, Romanımız Bizim Soframızdır. Biz İnsanları Soframıza Davet
Ediyoruz Hepsi Bu."

Yazı hayatınız nasıl başladı? Sizin için yazmayı "iç­sel bir ihtiyaç" olarak niteleyebilir miyiz? Veya Sait Faik'ten mülhem şöyle soralım: "Yazmasaydınız çıldı­racak mıydınız?"
-Yazı hayatıma üniversite yıllarında başladım. Tiyat­ro topluluğundan ayrılınca kendimi yazmaya verdim. Edebiyat dergileri ve çevreleri ile tanışmam özellikle Rasim Özdenören ile görüşmelerimiz benim yazı ha­yatımın başlangıcına denk gelir diyebilirim. içsel bir ihtiyaç. Yazmasaydım çıldıracaktım demiyorum. Yaz­mak bir yaşam tarzı haline gelince hayatınız ona göre şekilleniyor ve evet belki bunu diyeceğiniz zamanlar da geliyor. Yazmak da görece bir delilik türü. Yazmanın sağaltıcı etkisi olması mevzu edilebilir ama herkese iyi gelen bir ilaç olduğunu söylemek de doğru olmaz.

Son şiir kitabınız "Savaş Meydanında Başıboş At­lar" aslında alışılmış şiir kitabı isimlerine göre biraz uzun bir kitap ismi fakat okuyucunun ilgisini de diri tutuyor, tıpkı "Eve Gitmek İstemediğim Günler"deki gibi. Bunun yanında kitapta yer alan şiirler de "İnsan Aldanır"a göre daha uzun soluklu şiirler. Niçin böyle bir tercihe yöneldiniz?
-Kendiliğinden olan bir şey bu. O şiirlerin yazılma ev­resinde mesele olan şeyi şiire dökmek üç beş satırla mümkün olmadı. Suskunluklar da şiire dahildir. Bura­da susmak yerine daha fazla söz söyleme ihtiyacı öne çıkmış. Böyle diyebiliriz. Lirik şiirden daha epik bir şiire yönelişle de izah edilebilir belki. Kitap adlarının uzun­luğu kısalığı aslında önemli değil. Benim için önemli olan sıradanlaşmayı kırmak. Güncel hayatın içinde far­kına varmadan omurgamızdan bizi yakalayıp belimizi kıran eylemler var. Bu eylemleri anlatmak için "yeni in­sanın" imge dünyasında karşılık bulacak bir dil ve isim bulmalıydı. Öte yandan bu isim kitabın ruhunu temsil kabiliyetini de taşımalıydı.

Savaş Meydanında Başıboş Atlar'da, "Gazzeli Ço­cukları" da ihmal etmiyorsunuz. Bu gibi mazlum coğ­rafyalarda yaşananlara karşı bir sanatçıya düşen rol nedir?
-Bilmediğimiz çok şey var. Başkasının acısını hisset­mek, başka bir şey, bu acıların yaşanmasına sebep olan siyasal stratejilerin oyuncağı olmak başka bir şey. Kimin kime hizmet ettiği, hangi acının rehine alındığı, hangisinin trajik, hangisinin illüzyon olduğunu anla­mak giderek zorlaşıyor. Medya istediği acıyı gözümü­ze sokuyor, kiminin müsebbibi iken savunucusu ola­rak ortaya çıkabiliyor. Acılar var ve onları sömürenler var. Bizim için bunlara son verecek bir muazzam aklı bulamayıp şiirini yazmak zorunda kalmak utanç veri­ci. Acılara sahip çıkma korosuna yazılmakla bir acının sahte ağıtcısı olmak arasındaki samimiyet testi kolay bir şey değil. Mazlum coğrafyalar için sanatçıya dü­şen sadece şiir değil, anlatım dilinin tüm olanaklarını kullanabilmeli. Öykü, roman, sinema türlerinde de bu konular işlenebilir. İnsanların bakışını berraklaştıracak, sisin ardını gösterecek bir dil ve vicdanın bulunması, ortaya çıkartılması önemli. Benim şiirim, emeğim acı­ların rehin alındığı menfaat çatışmalarının propaganda malzemesi olsun istemem, bunu ayaklar altından alıp kaldırmak bizim derdimiz olabilir.

Sanatçı ile toplumsal hadiselerden bahis açılmış­ken, yakın dönemdeki an büyük hadise 15 Temmuz Darbe Girişimi oldu, böylesi bir hadise edebiyatımıza nasıl yansıdı?
-Pek çok edebiyat dergisi özel sayılar hazırladı, yayınevleri özel kitaplar bastı, sergiler açıldı. Film ve dizilere konu edildi. Bunlar doğru şeyler. Travmatik olaylar birlik beraberlikle aşılabilir. Yazılan eserler topluma mal oldukça, günlük hayata karışan samimi dilini korudukça genetik bir kod olarak nesilden nesile aktarılır. Bu sınav henüz bitmedi. Yapılması gereken filmler ve diziler sadece hamaset değil, problemi çözmeye ve derde merhem olacak daha pek çok anlatılar üretmeli. Ki bu ülkenin insanını yok sayan hesaba katmayan akıl yerinden oynasın. İnsanlar bir destan yazdı evet ama dünyanın aklını alacak işler, romanlar, müzikler, filmler henüz ortaya çıkmadı. Bu sıradan bir olay değil. Sıradan işlerle yetinemeyiz.

Şiir sizin için bir arınma veya modern hayattan kaçma çabası mıdır? Yoksa Bülent Ata’nın yazdıkları modern hayatla mücadelenin şiiri midir? Bu iki soru sanırım bir sorunun kapısını aralıyor. O da modern hayattan kaçma onunla mücadele etme biçimi olabilir mi? Bülent Ata, modern hayatla nasıl mücadele ediyor? Kaçarak mı direnerek mi yoksa kaçmayı bir direnç olarak görerek mi?

Kaçmak da direnmek de iddialı kelimeler. Bu kelimelerle kurulan bir denklemin çözüm kümesi yeterince sağlıklı olmayabilir. Duygusal yanımız, aklımız, vicdanımız ve inancımız bize yön veren daha ne kadar ailevi ya da toplumsal genetik kodlarımız varsa hepsi devrede. İnsanız ve zayıfız. İnsan olmanın erdemleri ve zaafları ile iç içeyiz. Kahramanlık peşinde değiliz, bir adabı korumak, bir zulmeti terk etmenin kırk türlü örtüsü olur. Sen bir halden durumdan uzaklaştın diye bilmeyenler sana bir zan yakıştırabilir. Herkes için kendi yaptığı var. Gerisi bir varmış bir yokmuş.

Aktüel yaşantımızdaki modern nesne ve durumları kabul etmeli miyiz? Mesela siz şiirlerinizden metroların geçmesine müsaade eder misiniz? Ya da sosyal medya unsurları şiire buyur edilebilir mi? Tüm bu nesneleri, modern hayatın kıyımıza sürüklediklerini şiire buyur edersek kaçtıklarımızı ve mücadele ettiklerimizi de yanımıza almış olmaz mıyız? Bu durumda mücadelemiz veya kaçışımız anlamını yitirebilir mi?

Modern hayatı reddetmek başka bir şey. Ecdat eski dönem yapıların işe yarar kısımlarını mesela sütunlarını almış cami inşaatında kullanmış. Bunu kompleks yapmamış. Her şeyin fazlası zarar. Modernizmi kötüleme konusundaki gayret de onu yeniden üretmenin bir başka yolu. Bize keşişlik öğütlenmedi. Halkın içindeyiz. Onun derdi bizim derdimiz. Sevinci bizim sevincimiz. Onların dilini bilemezsek onlara seslenemeyiz. Biz kimseden üstün filan da değiliz. Şiirimiz, öykümüz, romanımız bizim soframızdır. Biz insanları soframıza davet ediyoruz hepsi bu. Onlardan aldığımızı yine onlara veriyoruz. Umulur ki hoş bir tat kalsın damakta.

Aynı zamanda çocuk edebiyatıyla da ilgileniyorsunuz. Niçin bu alana yöneldiniz? Sizce çocuk edebiyatıyla günümüz şairlerinin ilişkisi nasıl? Çocuk edebiyatı, çocuklara nasıl bir dünya sunmalı? Ve de çocuk edebiyatını sadece çocuklar mı okumalı?

Çocuklar için yazmak bir masumiyet dili bulmaktır. Gerçekçi, katı dilin sınırlarını bir kenara atıp masumiyet çağından seslenmek bize verilmiş bir hediye. Çocuk edebiyatı herkes içindir. Çünkü kalp hep çocuktur. Şairlerin çocuk edebiyatına açık bir kapısı hep vardır. Dileyen gelir. Çocuk edebiyatı her yazarın kendi meşrebi ile çoğaltacağı bir bahçe. Eğitsel şablonlar ve pedagojik yaklaşımlar masalsı, sürreal dilin önünde durmadıkça ve müfredat marangozhanesine malzeme olmadıkça güzel bir bahçedir burası.

Asuman Bir Deli Kız” adlı kitabınız çok sevildi ve sosyal medya hesabınızdan Asuman’ın ikinci kitabının da çıkacağını duyurdunuz? Sizce okuyucu Asuman’da ne buldu? Size gelen olumlu tepkilerin kaynağında ne var?

Asuman, samimi karakter temsili ve diyalog yazımı sebebi ile sevildi. Asuman, günlük dilin mizahi diyalogları ile yazılmış bir kitap. Özellikle üniversite çağındaki genç kızların dünyasını resmetmesi ve kırılma noktalarına temas etmesi ile sevildi sanıyorum. Asuman onlara kendi kimliklerini koruyarak da değerli insanlar olduklarını fısıldıyor. İnancından, ailenden, zaaf sandığın şeylerden utanma, onları örtmeye, yok saymaya, başkası olmaya çabalama. Kitap, sen kendin olarak zaten her şeyinle biriciksin, diyor. Kalk ve inandığın gibi yaşa. Aile önemlidir, değerler önemlidir ama sen de önemlisin diyor. Geleneksel kodları kötülemeyen, bunlarla beraber yeniden kendini tanımlayan samimi bir deli kız, Asuman. Gelen ortak tepki “Asuman aynı ben” ve “Çok güldüm.”

Aynı zamanda TRT’de; Leyla ile Mecnun, Beni Böyle Sev, Osmanlı Tokadı gibi dizilerde de emeğiniz var, Türkiye’deki mevcut dizi sektörü hakkında düşünceleriniz nelerdir? Bu projeler hakkında neler söylemek istersiniz? Sizce reyting kaygısı, nitelikli yapımların ortaya çıkmasını engelliyor mu?

Televizyon sektörü insanlar olağanüstü güzel diziler izlesin diye var değil. Siyaset ve ticaretin yön verdiği TV sektörünün önemli bir kalemi de diziler. İzleyicinin izleme alışkanlıkları düşünülerek gelir elde etmek için, içine reklam kuşakları yerleştirilen dizilerin sermayesi de aldığı bu reklam gelirleri. Bundan sebep dizilerin maliyetini karşılamak için ya daha fazla reklam almak ya da reklamın saniye fiyatının yüksek olması gerekiyor. Son zamanlarda reklam planlamasından kaynaklanan ya da kanal ekonomilerindeki daralmadan kaynaklanan bir sebeple dramatik ögeleri zayıf, daha hikâyeleri sündürülmüş, süresi uzatılmış diziler arttı. Bu bütün geceyi kaplayan diziler sebebi ile üretilen dizi sayısı yarı yarıya düştü ve bunun sonuçları ileride okunacak. Dizi satış rakamlarındaki düşüş, işsiz, senarist, oyuncu ve set çalışanları şeklinde özetlenebilir bu. Dizi süresini uzatmak bir hile aslında. Senaristin de yönetmenin de severek yaptığı bir iş değil bu. Maliyetlerden kısmak için yapılan bir durum. Şişirilmiş sahneler olmasa özellikle dramalar için her hafta o kadar senaryo yazmak, bunu çekmek insanüstü bir iş. Ama sektör uyum sağlıyor bir şekilde. Reyting alacaksın, oyunu kurallarına göre oynayacaksın. Reytingin faydası da var zararı da. Reyting baskısı olmayınca işlerin nasıl kalitesizleştiğinin de onlarca örneği var. Süre hileleriyle reytingi yükseltmeyi, ya da reklamsız yayınla reyting şişirmeyi saymazsak işin özeti şu; Reyting almayan, yani izlenmeyen şeyin prestiji de olmaz.

 

Bir de “1453 İstanbul’un Fatihleri” kitabınız var? Bir edebiyatçı ve de çocuk yazarı olarak tarihle aranız nasıl? Bir de bu kitabınızdan mülhem Osmanlı Tokadı adlı bir dizi çekildi, hem bir komedi ve fantastik bir proje hem de dönem konsepti var, dönem dizileri hakkında ne düşünüyorsunuz? İyi bir dönem-tarih dizisi nasıl olmalı?

Dönem dizileri konusunda çok çalıştık. Bu konudaki en büyük eksiklik o dönemi yazacak çok adamın var sanılması ancak bunların çok azının profesyonel dizi senaristi kabiliyetinde olması. Bundan sebep bol hamaset içeren piyes tadında işler izliyoruz. Çok az iş drama ve tarihi beceriyle kotarılıp bir TV projesi olarak temayüz edebiliyor. Dönemi iyi bilen sanat gruplarının, senaristlerin yetişmesi önemli. At binen, kılıç sallayan oyuncuların varlığı önemli. Ama dönem işlerinin dünya da elli çeşit türü var. Biz tarihimiz söz konusu olduğunda farklı işleri algılamaya alışık değiliz. Osmanlı Tokadı, çocuklara ve gençlere tarihi sevdirmeyi amaçlayan düşük bütçeli bir işti. Her iş, amaç ve bütçe segmentinde değerlendirilmeli. Drama pahalı bir iştir. Plato inşası, hayvan bakımı, sanat hazırlığı meşakkatli konulardır. Buradan popüler bir dizi çıkartmak ancak bir kurgu ve deformasyonla mümkündür. Tarihi çıplak gerçeklikle anlatmak diye bir şey TV izleyici beğenisinin dışında, bir entelektüel beğeninin talebidir. Onlar da bu iştahlarını sinema projelerine ya da dramatik belgesellere saklamalılar. Atlanılan şey her dizi ana izleyici öbeğini yani kadın izleyiciyi kazanacak mühimmatla yola çıkmak zorundadır. Aksi takdirde izleyicilerinin reyting almayan bir dizi daha yayından kalkar. Çünkü maliyeti karşılayacak reklam alamaz. Eğlence endüstrisinin TV dünyası cephesinde parametreler bize bunu söylüyor. Aksi iddialar tecrübeli insanların söyleyeceği bir kelam değil.

Teşekkür ederiz.

eyvallah edebiyat ve fikir dergisi

Haziran 2017