Şiir, diğer sanat dalları gibi içinden çıktığı toplum hakkında ipuçları verir. Giyimden yemek alışkanlıklarına, hukuk sisteminden bayram kutlamalarına, hastalıklardan tedavi yöntemlerine, eğitimden aşkı ifade ediş biçimine kadar geniş bir toplumsal fotoğraf şairin dizelerinden yüzyıllar sonraya akar. En fazla gazel yazan ikinci şair olarak bilinen Zâtî de yaşadığı dönemi (1471-1546) gücü tartışılmaz bir üslupla ortaya koymuştur. Bu çalışma Zâtî Divanı’nın, sosyal hayat pratiklerini ortaya koymak ve zamanını sosyal açıdan analiz etmek amacıyla yapılmış uzun soluklu bir araştırmanın ürünüdür. Divan şiirinin toplumdan kopuk olduğu fikriyle hareket eden bir eleştirel yaklaşım içinde, divan şairinin eserleri aracılığıyla yaşadığı dönemi nasıl anlatıldığını temel alan araştırma, bu yaklaşımıyla yeni bir okuma modeli olarak da ayrıca değerlidir.


Her dilde, hakkında en çok yazılan ve en çok konuşulan kelimedir AŞK. Harfler, lisanlar, telaffuzlar değişir de onun, kalbi gönül, gönlü de umman yapan hâli aynı kalır. AŞK her dilde aynı şekilde tezahür eder. Ona, kim ne yakıştırmışsa dünya kurulduğundan beri, o insandandır, yetersizdir! Çünkü kim neresinden yandıysa onunla tarif eder. Tarifler birikir. Aralarında çelişir. Kimi yedi kata düşürür, kimi yedi kata çıkarır. Kimse, avucunun yangınından ötesini bilemez. Biz; kızıldan kızıl, zehirden zehir, derinden derin bir hikâyenin peşinde değiliz. Öylece, dokunulmaya kıyılamamış, anlatılırken mahcup, lisanlardan ve kof kelimelerden saklanmış hikâyeleri derledik. Biz; hayatı, evlerinden masallar, şiirler, kitaplar uçuşan gönülleri, tarifsiz ve hürmetle yaşanan aşkları, her şeyin çerçeveler içinde sunulduğu zamanların ortasına, ümit diye yerleştirmek istedik. Bu kitap, Gülper-Halit Refiğ, Berat-Cahit Zarifoğlu, İsmet-Mehmet Akif Ersoy, Meşkure-Ahmet Kabaklı, Fevziye-Cemil Meriç, Şirin Pancaroğlu-Utku Dervent, Hicran-Ergun Göze’nin hikâyesi. Bu kitap, hızlı zamanların yitirdiği hayalin hikâyesi. Bu kitap, içinde kocaman bir boşlukla dolaşanlara, boşluğun derinliğince verilen ümit! Bu kitap, kalpler solda atarken, sağdan akan nehrin serinliği!


Türkiye, ülkelerindeki iç savaştan kaçan Suriyelilere kapılarını açtığında yıl 2011’di. Onlar, evlatları ve birkaç parça eşyalarıyla birlikte gelirken acılı bir hikâyenin parçalarını da taşıyorlardı. Kamplara yerleştiler, iş bulma ve yerleşik bir hayata geçebilme düşüncesiyle çeşitli şehirlere dağıldılar ve nihayet Türkiye üzerinden Avrupa ülkelerine ulaşmaya başladılar. Tüm bunlar son 6-7 sene içinde oldu. Ölümü göze alarak yaşam yolculuğuna çıkan binlercesi, yaşamaya erişemeden Akdeniz’in karanlık sularında kayboldu. Dünya kamuoyu ise onların hikâyesini hep başkalarından dinledi. Uzmanlara, resmi makamlara, sayılara hatta denizlerin suyuna kulak verdi de kimsenin aklına, hikâyeyi yaşayanlara sormak gelmedi. Bu kez hikâyeyi gerçek özneler anlatıyor. Savaşı, özlemeyi, korkmayı, beklemeyi, itilmeyi, hayal kırıklığını, umudu, hayatlarını sırt çantalarında, sınırlardan kaçak geçiren mültecilerden dinliyoruz. Ayşe Böhürler, onlarla birlikte Suriye’den yola çıkıp Türkiye, Yunanistan, Makedonya, Avusturya, Almanya, Hollanda, Danimarka sınırlarından geçiyor. Yeniden kurulacak bir hayat için onlarla birlikte umut ediyor, kamplarda kalıyor, evrakları tamamlamaya çalışıyor, İslamofobik saldırılarla baş etmeye çalışıyor, alfabesi farklı yeni bir dili öğreniyor ve savaşın bittiği güzel Suriye günlerini hayal ediyor. Her şey mülteciler adına değil, onlarla birlikte oluyor...


Saraybosna’da Mevlevîlik, 20. yüzyılda yaşamış mesnevîhanlar sayesinde dinî bir tezahür olarak devam etmiştir. Bu mesnevîhanlardan biri 2011 senesinde vefat eden Hacı Hafız Halid Efendi Hacımuliç’tir. Her kesimin sevgi ve saygısını kazanmış bu değerli şahsiyet, ömrünü Kur’an-ı Kerîm’e ve Mesnevî’ye hizmete vakfetmiş, Saraybosna’da Fatih Sultan Mehmed Camii’nde ve şehirdeki muhtelif camilerde hayatının sonuna kadar bedelsiz olarak imam-hatiplik yapmıştır. Gazi Hüsrev Bey kütüphanesinde kütüphane memurluğu, ilahiyat fakültesinde kıraat profesörlüğü yaparken aynı zamanda en önemli görevlerinden biri de etrafındaki küçük bir toplulukla yürüttüğü Mesnevî sohbetleri olmuştur. Hafız Hacımuliç Efendiyi anlamak, son yüzyılda Saray Bosna’da oluşan mesnevîhanlık geleneğini ve şehrin kültür hayatına önemli katkısı olan, Gazi İsa Bey’in vakfettiği mevlevîhanenin tarihçesini bilmeyi gerektirir. Bu nedenle Hafız Hacımuliç’in hayatının anlatıldığı bu eserin ilk bölümünde Saraybosna’da Mevleviliğin ne zaman başladığını, hangi evreleri geçirdiğini ve Saraybosna Mevlevîhanesi’nin tarihi serencamını konu edindik. İkinci bölümde o dönem varlığını artık bir tarikat olarak sürdüremeyen Mevlevîliği temsil eden mesnevîhanların hayatları anlatılmaya çalışıldı. Bu kitap, bereketli ömrüne çok şey sığdırmış Hafız Hacımuliç Efendi’nin Türk halkı tarafından da tanınmasını sağlayacaktır.


Halk arasında “Kalp kişinin yumruğu büyüklüğündedir.” diye bilinir. Ne var ki çoğumuz, kalbin boyundan katbekat büyük bir yük taşıdığından, bu zor görevin altından nasıl kalktığından pek de haberdar değiliz. Vücudumuzun yakıt deposu kalbimiz, oksijen yüklü kanı tüm bedenimize ulaştırmak için bir an bile durmadan çalışır. Biz günlük işlerimiz için delice koşturup dururken, beynimiz başta olmak üzere tüm organlarımız kalbimizin pompaladığı kanla beslenir. Kalbimiz, her atımda bir çay bardağını doldurmayacak kan miktarıyla günde sekiz buçuk tonluk yük taşır. Ülkemizde hâlen yaklaşık her iki kişiden biri kalp hastalıkları yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu kitap okurlarına kalp dostu bir günlük hayatın gereklerini, sağlıklı bir ömür sürmek için bilinmesi gereken anahtar sözcükleri fısıldıyor. Böylece kalbinizi daha yakından tanıyacak ve hayatınızın rutinlerine farklı bir perspektiften bakmaya başlayacaksınız.


On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, başta İstanbul’un gündelik hayatı olmak üzere devletin ve milletin içinde bulunduğu şartları günü gününe müşahede eden Ali Efendi, 1870-1878 yılları arasında Basîret gazetesinde yayımladığı bu yazılarda, başka hiçbir kaynakta rastlanamayacak kadar çok ve çeşitli toplumsal sorunları, bütün tazeliği ve çıplaklığıyla anlatmaktadır. Sadece “Konu Başlıkları İndeksi” altında sıralanan meseleler göz önüne alınsa bile öteden beri devam edegelen toplumsal problemlerimizin aktüalitesinden maalesef hiçbir şey kaybetmemiş olduğuna delalet ettikleri kolaylıkla anlaşılan bu yazılar, karanlık bir kuyuya bakmaktan ürperir gibi asırlardır kendi içimize bakmaktan korktuğumuza da tanıklık etmesi bakımından oldukça düşündürücüdür.. (Arka kapak yazısından)


“Sanki bu Asuman’la birlikte bir şey oldu. Gezegenler mi aynı hizaya geldi? Ne oldu anlamadım ki! Ama hissediyorum, büyü filan mı yaptılar acaba? Hayatım bir anda, başka bir kafaya geçti. Öyle bir hızlandı! Ferdi Tayfur filminde oynuyordum da Tarantino filmine transfer olmuşum gibi.” Bu kitapta kimler yok ki; Asuman, annesi Nazire, annesinin tavuğu Çilli, teyzesi Mürüvvet, kız kardeşi Gülendam, abileri Sedat, Vedat, psikoloğu Jale. Evden, mahalleden, okuldan daha pek çok kişi ve tabi ki Talip. Talipsiz olur mu? Tesadüflere çalışarak, kavuşmaya niyet eden Asuman ve Talip’in gülümseten hikâyesi okuyucularla buluşuyor. Bülent Ata, kaleme aldığı mahalle dizisi tadındaki bu kitapla Asuman’ın evlere şenlik hikâyesini anlatıyor.


96 yıl önce, büyük bir mücadeleyle santim santim kurtarılan bir memleketin öyküsü, duası olarak yazıldı İstiklal Marşı. Mehmet Akif Ersoy bir tarih özeti yapıyordu 10 kıtada. Üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen, bir milletin mücadele destanını hâlâ aynı etkiyle anlatan mısralardan oluşuyor Millî Marşımız. Bu kitap İstiklâl Marşı’nın temsil ettiği değerlerden psikanalizine, bir mutabakat metni oluşundan kelime kelime çözümlenmesine kadar her yönüyle ele alan makalelerin bir derlemesi olarak hazırlandı. İstiklâl Marşı adına temel edebi ve felsefi çerçeveyi sunan kaynak bir kitap… Kitapta yer alan makalelerin kıymetli yazarları şöyle: Doç. Dr. Vildan S. Coşkun, Çankırılı Ahmet Talat, Nûrî Ref’et, Sebilürreşad, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Kadir Canatan, Dr. Âlim Kahraman, D. Mehmet Doğan, Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Nihat Sami Banarlı, Prof. Dr. Azmi Bilgin “İstiklâl Marşı’nın muhtevası Mehmet Akif’in zihninde, Balkan Harbi sırasında oluşmaya başlamış, muhtelif metinlerde on yıl boyunca parça parça ifade edilmiştir. Şair, “Berlin Hatıraları”nın sonunda İstiklâl Marşı’nın ilk kelimesini kullanmaya kadar vermiştir: Korkma! Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz! Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!”


Köyünde, şehrinde ve yaşadığı her yerde memleketimizin uğradığı saldırılara karşı ailesi ve vatanının akıbeti konusunda bitmek bilmeyen kaygılarla mahzun olan kadınlardı hepsi. Önce olaylar başladı. Uğursuz ölüm haberleri, istila edilen köyler, şehirler, camiler, evler yağmur gibi yağan mermiler, bombalar karşısında tepkisiz durup beklemenin zamanı değildi. Duramazlardı. Bu meselede aileye haber vermeden koşarak askere kaçmak da vardı, bebeğini evin, köyün en yaşlısına emanet etmek de. Yeter ki vatan kurtulsun, çocuklarımız düşman süngüsü ile ölmesin diye... Kendi namusu ile vatanın düşman çizmeleri ile çiğnenmesini eş tutan kadınlar, bayrağımızın gönderde dalgalandığı müddetçe milletimizin özgür olduğunu biliyorlardı. Düşmanlar bizi parçalamak ve yok etmek için dört bir yandan bastırıyorlardı. Dağılmak üzere olan büyük bir imparatorluğun, tek suçu Müslüman olmak olan milletini esaret altına almaya çalışıyorlardı. Unuttukları bir şey vardı. Bu milleti öldürebilirdiler ama esaret altına alamazlardı. Hele yaşı kaç olursa olsun gözü kara, cesur, mert ve namuslu kadınlar, doğmuş ve doğmamış çocuklarından vazgeçtiler ama vatanlarından asla vazgeçmediler. Bu kitap, arşiv dosyalarının arasından çekip çıkartılmış 36 kadın kahramanın destanını, hayatlarımıza taşımak için hazırladı. Buyurun, siz de onlarla tanışın…


Bosna’nın kokusunu Kâbe’de duyduğu, imanın sarıp sarmalayan ışığını kucakladığı kutsal bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor Enes Kariç. Bosnalı eski bakan, bürokrat ve öğretim üyesi olan yazarın hac günlüğünde derin bir huşuya ve sosyolojik bir gözleme tanık olacaksınız. Ayaklardan yüzlere, kıyafetlerden telefonlara, sohbetten tavafa uzanan ışıltılı ve naif bir günlük okumasına hazır olun. “Bu insan denizi ve hacı topluluğu secdeye varırken, öncelikle, çoğunlukla ince ve hafif kumaştan dikilmiş envaiçeşit elbisenin ve bu elbisenin havada süzülüşünün çıkardığı sesler, arkasından genellikle dizlerde, ayak bilekleri ve dirseklerdeki kıkırdak ve kemiklerden gelen çatırdama seslerinin oluşturduğu milyonlarca ses ve sakin hareketlerle birleşmiş müthiş bir uğultu ya da kükreme duyulur. Ardından, avuçların ve yüzlerin kilimlere, halılara, seccadelere veya örtülmemiş mermer yüzeylere temas ettiği anda duyulan ses. Ve tabii namaz kılan erkek ve kadınların iç çekişleri, nefes alış verişleri, bazen de sessiz bir haykırış...”