“Sanki bu Asuman’la birlikte bir şey oldu. Gezegenler mi aynı hizaya geldi? Ne oldu anlamadım ki! Ama hissediyorum, büyü filan mı yaptılar acaba? Hayatım bir anda, başka bir kafaya geçti. Öyle bir hızlandı! Ferdi Tayfur filminde oynuyordum da Tarantino filmine transfer olmuşum gibi.” Bu kitapta kimler yok ki; Asuman, annesi Nazire, annesinin tavuğu Çilli, teyzesi Mürüvvet, kız kardeşi Gülendam, abileri Sedat, Vedat, psikoloğu Jale. Evden, mahalleden, okuldan daha pek çok kişi ve tabi ki Talip. Talipsiz olur mu? Tesadüflere çalışarak, kavuşmaya niyet eden Asuman ve Talip’in gülümseten hikâyesi okuyucularla buluşuyor. Bülent Ata, kaleme aldığı mahalle dizisi tadındaki bu kitapla Asuman’ın evlere şenlik hikâyesini anlatıyor.


96 yıl önce, büyük bir mücadeleyle santim santim kurtarılan bir memleketin öyküsü, duası olarak yazıldı İstiklal Marşı. Mehmet Akif Ersoy bir tarih özeti yapıyordu 10 kıtada. Üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen, bir milletin mücadele destanını hâlâ aynı etkiyle anlatan mısralardan oluşuyor Millî Marşımız. Bu kitap İstiklâl Marşı’nın temsil ettiği değerlerden psikanalizine, bir mutabakat metni oluşundan kelime kelime çözümlenmesine kadar her yönüyle ele alan makalelerin bir derlemesi olarak hazırlandı. İstiklâl Marşı adına temel edebi ve felsefi çerçeveyi sunan kaynak bir kitap… Kitapta yer alan makalelerin kıymetli yazarları şöyle: Doç. Dr. Vildan S. Coşkun, Çankırılı Ahmet Talat, Nûrî Ref’et, Sebilürreşad, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. Kadir Canatan, Dr. Âlim Kahraman, D. Mehmet Doğan, Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Nihat Sami Banarlı, Prof. Dr. Azmi Bilgin “İstiklâl Marşı’nın muhtevası Mehmet Akif’in zihninde, Balkan Harbi sırasında oluşmaya başlamış, muhtelif metinlerde on yıl boyunca parça parça ifade edilmiştir. Şair, “Berlin Hatıraları”nın sonunda İstiklâl Marşı’nın ilk kelimesini kullanmaya kadar vermiştir: Korkma! Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz! Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!”


Köyünde, şehrinde ve yaşadığı her yerde memleketimizin uğradığı saldırılara karşı ailesi ve vatanının akıbeti konusunda bitmek bilmeyen kaygılarla mahzun olan kadınlardı hepsi. Önce olaylar başladı. Uğursuz ölüm haberleri, istila edilen köyler, şehirler, camiler, evler yağmur gibi yağan mermiler, bombalar karşısında tepkisiz durup beklemenin zamanı değildi. Duramazlardı. Bu meselede aileye haber vermeden koşarak askere kaçmak da vardı, bebeğini evin, köyün en yaşlısına emanet etmek de. Yeter ki vatan kurtulsun, çocuklarımız düşman süngüsü ile ölmesin diye... Kendi namusu ile vatanın düşman çizmeleri ile çiğnenmesini eş tutan kadınlar, bayrağımızın gönderde dalgalandığı müddetçe milletimizin özgür olduğunu biliyorlardı. Düşmanlar bizi parçalamak ve yok etmek için dört bir yandan bastırıyorlardı. Dağılmak üzere olan büyük bir imparatorluğun, tek suçu Müslüman olmak olan milletini esaret altına almaya çalışıyorlardı. Unuttukları bir şey vardı. Bu milleti öldürebilirdiler ama esaret altına alamazlardı. Hele yaşı kaç olursa olsun gözü kara, cesur, mert ve namuslu kadınlar, doğmuş ve doğmamış çocuklarından vazgeçtiler ama vatanlarından asla vazgeçmediler. Bu kitap, arşiv dosyalarının arasından çekip çıkartılmış 36 kadın kahramanın destanını, hayatlarımıza taşımak için hazırladı. Buyurun, siz de onlarla tanışın…


Bosna’nın kokusunu Kâbe’de duyduğu, imanın sarıp sarmalayan ışığını kucakladığı kutsal bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor Enes Kariç. Bosnalı eski bakan, bürokrat ve öğretim üyesi olan yazarın hac günlüğünde derin bir huşuya ve sosyolojik bir gözleme tanık olacaksınız. Ayaklardan yüzlere, kıyafetlerden telefonlara, sohbetten tavafa uzanan ışıltılı ve naif bir günlük okumasına hazır olun. “Bu insan denizi ve hacı topluluğu secdeye varırken, öncelikle, çoğunlukla ince ve hafif kumaştan dikilmiş envaiçeşit elbisenin ve bu elbisenin havada süzülüşünün çıkardığı sesler, arkasından genellikle dizlerde, ayak bilekleri ve dirseklerdeki kıkırdak ve kemiklerden gelen çatırdama seslerinin oluşturduğu milyonlarca ses ve sakin hareketlerle birleşmiş müthiş bir uğultu ya da kükreme duyulur. Ardından, avuçların ve yüzlerin kilimlere, halılara, seccadelere veya örtülmemiş mermer yüzeylere temas ettiği anda duyulan ses. Ve tabii namaz kılan erkek ve kadınların iç çekişleri, nefes alış verişleri, bazen de sessiz bir haykırış...”


“Büyünce ne olacaksın?” sorusuna muhatap olmayan çocuk yoktur. Kamyon şoförü, avukat, musluk tamircisi, hemşire… Bu liste böyle uzayıp gider. Peki, bunların dışında pek de bilinmeyen ilginç meslekler nelerdir? Mutlu eden meslekler, tarih olmuş meslekler… Bu başlıklar altında bol kahkahalı bir anlatım. Meslekleri öğrenmek hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.


Okul, iş, sosyal hayat, sosyal medya, paylaşılanlar, sürekli akıp gelen mesajlar, tıkalı trafikler, yoğun kaldırımlar ve nihayet yetmeyen bir 24 saat... Bu koşturma içinde yol kenarına çöküp kalmış minik yavruları, pazara çıkamayan anneleri, her sabah işe gider gibi evden çıkan işsiz babaları göremez oluyoruz. İşte asıl yorgunluk bu! Gönül yorgunluğu! İyilik Ajandası bu yorgunluğun şifası olarak hazırlandı. Kalbinizin iyiliğini tüm yıla yayacak bir hareketin içinde olmak size de iyi gelecek! Her gün için farklı bir iyiliğin peşine düşecek, sosyal medya hesabımızdan iyilikte yarışanların mesajlarının geldiğini göreceksiniz. Her adım bir sonrakine cesaret kazandırıp, iyilik taptaze bir nefes olarak yaşamın her alanına dolacak. Unutmayın! Bir iyilik bizi, çok iyilik hem bizi hem de dünyamızı güzelleştirir. Haydi çok olalım! “Bir yaşlıyı, sevdikleriyle görüntülü konuştur. Özlemeyi iyi bilir yaşlılarımız. 21. yüzyıl bize özlemeyi bile unutturdu ne yazık ki. Bizi değerlerimizden uzaklaştıran teknolojiyi iyilikler yapmak için kullanmak mümkün. Bugün önerdiğimiz şeyi, biz de ilk kez seninle birlikte deneyeceğiz. Ailenden ya da çevrenden yaşlı birini seç. Çocuklarını, torunlarını uzun süredir görmemiş bir yaşlı olmalı bu. Onu, uzak olduğu sevdikleriyle, görüntülü konuşma yöntemiyle görüştür. Oluşturacağın mutluluğu hayal edebiliyor musun?”


Yaraları iyi eden onları görmektir. Yüzleşmektir. Yaralarına isimlerini söylemektir. Yalnızca demokrasileri değil, kalpleri de incitir darbe. Sokakları, caddeleri, evleri, okulları, köşedeki simitçiyi, sokağın kedisini, insanı yabancılaştırır kendi kendine. Renklerin parlaklığını alır, ümitleri suskunlaştırır. Sizin kalbinizi neresinden kırdı darbe, darbeler ve darbe girişimleri? On iki edebiyatçı kalemlerine yükleyip iyileşme yoluna döktüler kelimelerini. Taşları, güvercinleri, köprüleri, hevesleri, duaları, beklemeleri saydılar tek tek, yaraları onarma niyetine... Ah gündelik yaşamın kutsallığı! Onun üzerine yemin ederim ki daha önce de bölmeye çalıştılar kitaplığımı. Şimdi yeni bir kitaplık yapıyorum. Kitaplıklar küçüle küçüle büyür, bölüne değil. Bir kısmı bu evde, diğer kısmı daha küçük olan diğer eve... Bu gece ertelemek zorunda kaldım taşınmayı. Burada biraz daha kalmalıyım. Annem uyuyor. Olup bitenden sonra nasıl öykü yazılır bilmiyorum, zihnimi toparlamalıyım, bir öykü çıkarmalıyım. Bunları düşünerek, perdeyi araladığımda güvercinlerle kedilerin koyun koyuna uyuduğunu gördüm sabah. Şimdi onlar böyle uyurken, ben nasıl uyurum. Uykularının nöbetlerini tutmalıyım.


Amalek ve Seph, Büyücü Elzafan’dan sihriyle kendilerine yardım etmesini istemek için onun şatosuna doğru çıktıkları uzun ve tehlikeli yolculukta hayatta kalmayı başarmışlardır. Ancak, şimdi onları çok daha tehlikeli bir görev beklemektedir. Taşlar Krallığı’nı Kara Büyücü Bela’dan ve onun kötü büyüsünden kurtarmanın tek yolu Amalek ve Seph’in bu Bela’yla yüzleşmesidir. Bu arada kuzgunlar ordusu da amansız bir takiptedir ama Amalek ve Seph yalnız değillerdir. Joog ve diğer sadık arkadaşları hep yanlarındadır. Hayatta kalmayı ve krallığı kurtarmayı başarabilecekler mi?


Kara Büyücü Bela Taşlar Krallığı’nı sonu gelmeyen soğuk ve dondurucu bir havaya mahkûm etmişti. Krallığı tamamen ele geçirmek ve sihirli Candara Taşlarına sahip olabilmek için yapmayacağı şey yoktu. Ancak Amalek, Seph, Joog ve diğerleri büyük Büyücü Elzafan’ı bulup Kara Büyücü’yle mücadele edebilmek için onun yardımını almak zorundaydılar. Korkunç kuzgunlar ve kuduz köpek Jamaar bu macerayı daha da tehlikeli hâle getiriyordu. Kesin olan bir şey varsa o da bu maceranın çok daha zorlu geçeceğiydi.


Taşlar Krallığı’ndaki huzur dolu yaşam bir gece esrarengiz bir yabancının krallığa girmesiyle yok olur. Yabancı kötülük peşindedir. Güçlerini kullanarak krallığı ele geçirmeyi ve sihirli Candara Taşlarını çalmayı planlamaktadır. Son derece acımasızdır ve müthiş bir büyü yapar. Ama hiç beklemediği bir anda iki cesur çocuk, Prenses Amalek ve Prens Seph’in direnişiyle karşılaşır. Prens ve Prenses, Kara Büyücü’nün planını bozmaya kararlıdırlar. Mücadele etmek için kendilerinden başka hiç kimsenin kalmadığını anlarlar... “Romanın konusu heyecan verici, hikâye okuyucuyu şaşırtacak sürprizlerle dolu ve öyle heyecanlı bir yerde bitiyor ki ikinci kitabı okumak için sabırsızlanıyorsunuz.” The Guardian